Doğum

Aliş’in doğumu

Aliş önümüzdeki hafta 2 yaşını dolduracak. 2 yıl önce bugünlerde hiç çocuğum yoktu, şimdi iki taneler! hayat bazen pek garip geliyor.

Aliş Ümraniye Eğitim Araştırma Hastanesi’nde, suyu bittiği için suni sancıyla, herhalde 9-10 saatte normal doğumla doğdu. Ona hamileyken e-gebelikten hamilelik konusunu okuyordum ve etrafımdaki kadınlarla konuşuyordum doğum nasıl oluyor diye. Doğurmak bana hiç korkutucu gelmedi, panik annem başta olmak üzere çevredeki evhamlılara “kedi köpek nasıl doğuruyorsa ben de öyle doğururum işte” diyor ve bebeğimi mümkünse normal doğurmak istiyordum. Yalnız, vücudunu pek iyi kullanamayan, hiç spor yapmayan hatta o zamanlar bana atılan topu bile tutmaktan aciz olan, çocukluğu boyunca beden eğitimi derslerinden kurtulmaya kaç ders kaldığını saymış biri olarak, acaba doğurmayı beceremez miyim diye ara sıra geliyordu aklıma. Şansımı arttırmak için internetten ve çevreden bulduğum hamilelik egzersizlerini yaptım, hamile yogasına da böylece başladım ve çok güzel geldi bana. (Yoga kursuna gitmeye ne vaktim ne de nakdim vardı, internetten bulduğum yoga tarifinde hiç resim yoktu ama çok güzel anlatılmış olduğu için evde kendi kendime yapabiliyordum. O yazıyı okumak için tıklayın.)

Aliş’e hamileyken doğal doğum filan gibi şeyleri hiç duymamıştım. “Epizyo kesisi” diye bir şey olduğunu, normal doğum sırasında bebek kolay çıksın diye doktorların vajinayı kestiğini e-gebelik sitesinde okudum. Orada bunun yırtılmayı engellediği yazıyordu ama benim konuştuğum orta yaşlı kadınların hiçbiri bu şekilde kesilmemiş ve yırtılmamışlardı. Bu kesikten kurtulmak için daha bir gayretle egzersiz yaptım. Epizyo kesiğinin gerçekten ne demek olduğu konusunda beni uyandıran, Esra Sert’in Acemi Anne‘deki “Vajinamı Kesme!” yazısı henüz yazılmamıştı, bunları bilseydim belki doktorlara daha kararlı bir şekilde karşı çıkardım… (Epizyo kesiği konusundaki o çok önemli yazı için tıklayın.)

Doktor beklenen doğum tarihini 24 Şubat olarak hesaplamıştı. Hamileliğin son 2-3 haftasında sevgilim de ben de epeyce hastaydık. Evde yatak döşek serilmiş, birbirimize (daha çok o bana) portakal suyu sıkıyorduk. Bebeğe “ben şimdi çok hastayım seni doğuracak güçte değilim, biraz daha bekle” diyordum içimden… O da oturup beklemekteydi. Bu arada, şehre ve hastanelere uzak, ulaşımı zor bir küçük yerde oturduğumuz için annem başta olmak üzere geniş aile artık kendi evimizde kalmamamız gerektiğini, en iyisi annemlerde kalmamızı söyleyip duruyor, ben de ayak diriyordum. İlk doğum öyle pıt diye olmaz, sancı başlayınca hastaneye elbette yetişilirdi.

16 şubat perşembe, hastaneye kontrole gittik, ultrasonda ve NST’de herşey güzel görünüyordu, pazartesi yine gel dediler. pazar günü babam bizdeydi, birkaç saat önce metal demlikte demlediğimiz, üstelik limonunu da demliğe atıp bıraktığımız adaçayından içtik. sonra midemiz bulandı hepimiz kustuk. belki de bu olay bebeğin suyunu azaltmıştır, bilemiyorum. pazartesi gittiğimizde doktor “sana ultrasonda bakmaya gerek yok yakın zamanda bakılmış zaten, sadece NST’ye gir” dedi. NST, non-stress test, bebeğin kalp atışlarını ve annenin rahim hareketlerini ölçüyor, bebek iyi mi ve doğum başlıyor mu diye bakılıyor böylece. Bunun için 15-20 dakika NST cihazına bağlı kalmak gerektiği için NST’ye hep sıra bekleniyor. Ben de NST beklerken öğle arası oldu, ultrasona gerek yok diyen doktor beni koridorda gördüğünde “gerek yok demiştim ama sonra baktım senin günün geliyor, NST’den sonra tekrar gel bakalım” dedi. Benim hiç doğurasım yoktu, hatta sevgilim doğum çantasını yanımıza almak istediydi de ben “bir dahaki sefere alırız” demiştim.

İşte bu ultrasondan sonra doktor bebeğin suyu azalmış diyerek, hakkımda karar verilmesi için beni doğumhaneye yolladı. O gün hep aynı kapılarda beklediğimiz, hatta NST’ye de aynı sırada bağlandığımız Fatma benim yol arkadaşım oldu, aynı sırada ona da suyun bitmiş deyip doğumhaneye yollamışlar. Onun da doğurası yoktu ama benden daha ciddiydi, ikimize de sizin doğumu başlatmamız lazım, suni sancı vereceğiz dediklerinde Fatma bana firar etmeyi teklif etti.

Doğumhanede saat olmadığı için tam bilmiyorum ama suni sancıyı verdiklerinde saat 5 filandı herhalde, hava kararıyordu. Ağrılar başta hafif adet sancısı gibiydi, ben de doğum kolay olsun diye Fatma’yla beraber doğumhanede gezinmekteydim. Sancıyı serumla filan değil de aşağıdan bir şey koyarak başlattılar, dolayısıyla gezinmemizde bir engel yoktu. Doğumhanede 2 odada toplam 6 yatak var, bu yataklarda açılmayı bekliyorsun. Açılma, bebeğin çıkması için rahim ağzının 10 cm olması demek. Arada bir doktor gelip kaç santim olduğunu ölçüyor. Cetvelle filan değil, eliyle, el kararı. İlk santimler epey rahat geçti, çantamda fotoğraf makinası olduğu için Fatma’yla doğumhane resimleri de çektik. Bizi gören bebek hemşiresi bana kızıp o makinayı teslim etmek üzere “yakınları” çağırttı. Yoksa yakınlar doğumhaneye giremiyor, biz de dışarı çıkamıyoruz. Ama kapı ara sıra açılıp kapanırken görüşmek için doğumhanenin önünde bekleyen aileler de var.. Neyse, bizim bebeğin anneannesiyle babaannesi fotoğraf makinasını teslim almaya kapıya geldiler, ayaküstü sohbet ettik, sonradan dediklerine göre saat 9,5 filanmış. Makinayı alınca resimlere bakıp, Fatma’nın merak içindeki ailesine de göstermişler. Bu sırada sancılarım artıyordu ama kusmaya henüz başlamamıştım. Doğumhanede su bile vermiyorlar insana, bu hastanenin uygulaması böyleymiş. O zaman “anne dostu hastane” diye birşey de bilmediğim için onları dinleyip hiç su içmedim. Doğurmanın en zor tarafı bu oldu benim için, sancısı değil, susuzluk.

Bu arada odamızdaki diğer yatakta, yine benim gibi suyu bitmiş olup suni sancıyla doğurmaya benden 2-3 saat önce başlayan Yasemin gıkı çıkmadan kıvranmaya başladı. 5 santim olunca doktor su kesesini patlattı eliyle. Bir süre sonra da doğdu Yasemin’in bebeği, ama içeride fazla kaldığı için kakasını yutmuş, yoğun bakıma almışlar. Doktor bir sonraki muayenesinde benim de kesemi patlatıverdi. Epey can yakıcı bir şeymiş, “insan bir haber verir!” dedim doktora (ikinci doğumda bunun yapılmasını istemediğimi baştan söyledim, ama ilkinde bana soran olmadı). Bunu doğumu hızlandırmak için yapıyorlar, hakikaten de epey hızlandık. Ağrı her geldiğinde kusmaya başladığım için yataktan ayrılamıyordum artık, zaten ağrıların arasında da küt diye uyumaya başladım. Aralıkları belki 5 belki 3 dakikaydı ama o kadar derin uyuyordum ki bilemiyorum. Ağrı geldiğinde derin nefes alıp uzun uzun ve çok hafifçe üfleyerek nefes vermek bana çok iyi geliyordu (Yoga’daki tüy nefesi). Ama kusmaktan onu da her zaman yapamadım. Bazen böyle olurmuş, rahim ağzı açıldıkça kusuyormuş bazı kadınlar. “Kusmak en azından bildiğim bir şey, aşırı bir sancı değil” diye düşündüğümü ve kustukça “demek ki açılıyor, o halde az kaldı” diye sevindiğimi hatırlıyorum. 1 veya 2 kere damardan ağrı kesici (buscopan) verdiler. tansiyonuma bakıp serum vermeye gerek yok dediler, keşke su verselerdi onun yerine. Geriye dönüp bakınca sarsıla sarsıla doğurmuşum gibi geliyor. Sanırım suni sancının etkisiyle bana fazla hızlı gelen bir doğum süreci oldu, kusmalar da bence bu yüzdendi.

Bu kusmalar ne kadar sürdü bilemiyorum. Benden önce yan odada doğuran kadınlardan birinin tavsiyesiyle yatağın kenarına tutunarak ayakta durup sağa sola salınıyordum, sonlara doğru bundan başka bir pozisyonda duramaz oldum. Yan yatakta hemen hiç açılması olmayan Fatma, ayakta durma yere doğuracaksın bebek yere düşecek dedi. Bu arada ben çok kakam var gibi hissediyordum ve bundan kesinlikle emindim. Oysa ki benden önce doğuran Yasemin de mutlaka tuvalete gitmesi gerektiğini söyledikten hemen sonra doğurmuştu. Ebe bana da “sakın tuvalete gitme, bebeği tuvalete doğurursun, daha önce 3 kere oldu” dedi ve herhalde doğurmaya başlamış olmalıyım ki, hemen yanda olan doğum odasına Yasemin gibi beni de yürüyerek değil tekerlekli sandalyede götürdü.

Hep “bir avazda kurtul” derler ya, Aliş ya 3 ya 4 avazda doğdu. Doğum masasına otururken doktora kesilmek istemiyorum, gerekmiyorsa kesmeyin, dedim, “bakarız” dedi. Ebe çok güzel yönlendiriyordu, sancı geldikçe kuvvetle ittim, 3-4 ıkınmada çıktı bebek, hiç romantik değil, tam bir boşaltım hissiydi (yok yanlış anlamayın doğururken kakamı yapmadım, ama en çok ona benziyor). Ikınmaları en doğru şekilde yapmış olduğumu sanmıyorum, çünkü ayaklarıma kadar gerildiğimi, insan vücudunda bu kadar kuvvet mi varmış diye şaşırdığımı net hatırlıyorum. Pembemsi bir topaktı çıkan, ters durur vaziyette, cenin pozisyonunda doktor onu çıkarır çıkarmaz ebe kapıp içeri götürdü. Gördüğüm kadarıyla oğlandı. “Oğlan mı” diye sorduğumda doktor şaşırdı, “bilmem, bakmadım, sen öğrenmemiş miydin cinsiyetini”, dedi.

Doğum sırasında kesilmiş olduğumu dikilirken fark ettim. Bu arada bebeğimi giydirip yanıma getirmişlerdi bile. Dikişi işi devam ederken bebek bumburuşuk, mavimsi alnını kırıştırmış, yanıma getirdikleri yataktan arkaya, bana doğru bakıyordu. Doğum başladıktan sonra o odadan çıkmam 20 dakika filan sürdü, 10 dakikası dikiş olsa gerek. 22 Şubat salı sabaha karşı 3’ü 10 geçe doğmuş Aliş, doğum kağıdında öyle yazmışlar. 3 kilo 590 gram, boyu 51 santim, bizim için şaşırtıcı derecede beyaz, az saçlı kumral bir bebek. Ellerinin üstünde derisi soyuk soyuk, yaşlı adam eli gibiydi. Bizim beklediğimiz gibi kara kuru, siyah saçlı değildi. Anneannesiyle babaannesinin hayal ettiği gibi yeşil ya da mavi gözlü, kırmızı saçlı da değildi. Aliş işte, başka türlü olamazdı.

Bizi çıkarıp dışarıda bekleyen yakınlarımıza gösterdiler, sonra serviste yer olmadığı için doğumhanedeki yatağıma geri döndük beraber. Artık su içebilir miyim? İçebilirsin. Verir misiniz? Yakınlarından isteyeceksin. En zoru buydu işte. Gecenin bir köründe, yakınlara az önce veda etmişsin ve su yok. Allahtan, doğurmak üzereyken hastaneye yetişip benim yatağımın ucunda azıcık oturduktan sonra hemen doğum odasına alınan ve benden 1 saat önce bebeğini doğuran Gülizar, 1 bardak su verdi bana. Bunu da unutamam. Kadın dayanışması 🙂 İkinci doğumumu yine aynı hastanede yaparken yanımda 3 litre su vardı ve herkese de tembih ettim bana mutlaka su getirmelerini… Onu da başka bir fırsatta yazarım.IMG_6992

Reklamlar

3 thoughts on “Aliş’in doğumu

  1. merhaba,

    5harfliler sayesinde blogundan haberdar oldum. yazılarının bir kısmını okudum ama bu sayfaya yorum yazmak istedim. neden biliyor musun, “su” için 🙂
    istanbul’da “lüks” bir hastanede sezeryanla bebeğimi dünyaya getirmiştim, senden bir süre daha sonra 11 martta.o akşam bebeğimin babası olan kocam eve dönerken bana bir şişe su veya bir çubuk kraker bile bırakmamıştı. Susadığımı fark ettiğimde aklıma babamın odama bıraktığı çanta aklıma geldi, canım babam o çantayı su, içecek ve sevdiğim abur cuburlarla doldurmuştu. Kocamın beni zerre sevmediğini o gün anladım.

    Sonra ne oldu biliyor musun? 2 gün sonra hastaneden çıktık. 4.gün “kocam” çocuğumuzun nüfus cüzdanını almaya gitti (ve banka hesabımızı boşalttı) 7.gün sudan bir sebeple evi terk etti ve 10.gün ben bebeğimi kontrole götürmüşken sinsi bir hırsız gibi gelip evimizi soydu. ilk günler çok fazla sütüm vardı, sağıp buzluğa koyduğum sütleri bile alıp götürmüştü.

    Neden bilmiyorum, elma ile armut gibi aslında bu kıyaslama, senden de özür dilerim bunu istem dışı yapıyorum, ama senin mutluluğun ve çocuklarının mutluluğu ve yazılarından anladığım kadarıyla hala çocuklarının babasıyla beraber yaşıyor olabilmeniz çok muhteşem, gerçekten çok şanslısın. Nikahın canı cehenneme! Berbat bir evlilik geçirip tek başıma çocuk büyüteceğimi bilsem sevdiğim adamla çocuk sahibi olmak isterdim, evlilik dışı veya içi bir imza nedir ki?

    • Merhaba BB
      Geçmiş olsun hakikaten derinlemesine hain bir adammış… bebekten hemen uzaklaşması isabet olmuştur belki de.
      Bizim ilişkimiz de devam etmiyor. İlk çocuktan sonra epey zorlanıp toparlamıştık, sonra yine dağıldık. Zor şeyleri yazmak da zor geliyor herhalde, onları siteye yazmayınca pek pozitif görünüyor burası… Cemo küçücükken, başka bir yol bulamadığım için bir süre “eski sevgilim”le beraber yaşayıp çocuklara beraber baktık. “Doğum sonrası depresyonu” ile baş etmeye çalışıyorum kendi çapımda. Çocuklara bağırıp çağıran huysuz bir anne oldum. 2 aydır kendi evimdeyim. Çocukların babasıyla aynı küçük yerde yaşamaya devam ediyoruz, komşu olduk. Her akşam işten çıkıp bize geliyor Kerem, çocuklar uyuduktan sonra kendi evine gidiyor. Senin evin benim evim demiyoruz, sarı evimiz beyaz evimiz diyoruz. Aliş’in kafası karıştı biraz ama ne yapalım… Geçen hafta çocuklara tam 6 gün boyunca bağırmadım, sonra koptum yine. Ama eskisinden iyidir, 6 günde 1 bağırmak her gün bağırmaktan iyidir…
      Bloguna baktım ama nereden takip ediliyor bulamadım 😦

  2. açıkcası hiç takipçim yoktu ve nerden takip etmeyle alakalı bir şey yapmalıyım ben de bulamadım.

    ayrılmanıza üzüldüm ama kerem’in çocuklarını ihmal etmemesine de bir o kadar sevindim. sonuçta aşk bitiveriyor, insanlar “till death do us apart” demiyor artık.

    ben kendi doğum sonrası depresyonumu TC hukuk sistemi sayesinde yendim. suç duyurusunda bulunmaya gittiğimde savcının beni nasıl aşağıladığını mı anlatayım, avukatımın dava açmak için haftalarca beni oyalaması yüzünden kendi dava dilekçemi kendi başıma yazabilmek için gece gündüz ne kastım onu mu anlatayım bilemedim… Bu arada sütümün çekilmesi ve bebeğimin her türlü mamayı kusması da ayrı bir sıkıntıydı. Allah bazen öyle duruma sokuyor ki insanı esas konu neydi onu bile unutuyor insan.

    Böyle dertlerle boğuşmanı asla istemem. Ben uykusuzuluk, terk edilmişlik, gelecek korkusu, maddi sıkıntılar, ex’in şantajları içinde aradığım gücü kendi içimde buldum: “telkin”. Ailemin desteği de var tabi, onlar olmasa başaramazdım. Ama lütfen kendine güven, senin de bu depresyondan kurtarıcın kendi içinde bir yerlerde

Yorum yazabilirsiniz (kaydolmaya gerek yok)

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s